Son Yazılarım
Kategorilerim
- Arabesk muzik dinle-genel-
- Ask Hikayeleri
- Atasozleri Sozlugu
- Ataturk_ve_hayati
- avrupa yakasi burhan youtube izle indir
- baris akarsu bedava mp3 indir full album download
- bedava mp3 indir
- biyografi edebiyat turkce kitap ozeti
- burak kut bedava mp3 indir full album download
- canli video izle
- cep telefonlari
- Cep Telefonu Temalari
- cografya_turkiye-ders-
- dini bilgiler islam
- Diyet ve kilo verme yontemleri
- download album full bedava mp3 nil karaibrahimgil
- ferdi tayfur bedava mp3 indir full album download
- Fikralar-eglence-komedi
- Fizik Kimya Biyoloji ders anlatimi
- Gulben Ergen bedava mp3 indir
- gullu arabesk mp3 dinle indir
- gullu-bedava-mp3-indir-yukle-melodi
- gulsen mp3 indir full album bedava
- guzel sozler ask-damar-anlamli-bayram mesajlari
- Hande Yener bedava mp3 indir full album download
- iman-islamiyet-
- kitap_inceleme_ozetleri
- knight online Edana Pathos vs
- Koca Kafalar Komedi video izle
- mahsun kirmizigul bedava mp3 indir full album
- Makaleler ve serbest yazilar
- matematik-ders-
- motorlu araclar-otomobiller
- msn-messenger
- muslum gurses bedava mp3 indir
- Muslum Gurses muzik dinle
- mustafa sandal full album indir bedava mp3
- Namaz ve onemi
- paris hilton video izle
- Peygamberimiz Hz-Muhammed
- resimler_galerisi
- rober hatemo mp3 indir
- Saglik
- sagopa kajmer
- sibel can bedava mp3 indir full album download
- siirler
- SOHBET
- Tarih-ders-
- Turkce ve Edebiyat
- Videolar
- wallpaper duvar kagidi temalar indir
- Yemek Tarifleri corbalar zeytinyagli
Arkadaşlarım
Bağlantılarım
Orhan Pamuk kendisini Nobel'e taşıyan romanları nasıl yazdığını anlattı
27/10/2007 · Kategori: Turkce ve Edebiyat
Orhan Pamuk
kendisini Nobel'e taşıyan romanları nasıl yazdığını anlattı
"İşin sırrı, yazdığını yırtıp atabilmektir"
Nobel ödüllü Orhan Pamuk'la yıllar önce TV için bir röportaj yapmış ve nasıl yazdığını anlatmasını istemiştim. "Yazıhane"sinde uzun uzun anlatmıştı. Kendisi için olduğu kadar Türkiye için de büyük önem taşıyan ödülü alınca bu söyleşiyi sizinle paylaşmak istedim. Belki yazar adaylarına yol gösterir...
Eskiden ben geceleri çalışırdım. Bütün şehir uyurken... Sabah 4'e kadar... Tam
4'te uyurdum. Bu 16 yıl böyle sürdü. Pek çok romanımın en iyi sayfalarını gece
yarıları tam sessizlikte yazmışımdır. Fakat bir gün bir kızım oldu, okula
gitmeye başladı ve benim de bütün hayatım değişti. Her sabah onunla birlikte
7'de kalkıp okula yürümeye başladım."
"Ada eşeği gibiyim"
"Okuldan benim 'yazıhane'm aşağı yukarı 15 dakika... İstanbul'un en güzel
bölgesinden, Beyoğlu'nun arka sokaklarından, Ceneviz havasının Levanten
rüzgarlara karıştığı eski Rum apartmanlarını n arasından, Ermeni kalfaların
yaptığı binaların önünden geçerek, o gün yapacaklarımı planlayarak ve erken
kalktığım için kendimden memnun olarak, sabahın sessizliğini, şehrin ilk
kokularını, daha ısıtmayan güneşi hissederek, sokağı ezbere bilen ayaklarım,
beni yoluna alışmış bir ada eşeği gibi yazıhaneme getirir."
"Romanıma sabahlar hakim oldu"
"Eskiden geceleri çalıştığım için şehrin karanlığını, gecesini bilirdim. Kimi
zaman gece yazının başından kalkardım, Nişantaşı'nda, gece de açık olan
sandviççilerden bir şeyler alırdım. Gece yarıları şehrin sokaklarına çıkan
orospuları, arabaları, ne olduğu belirsiz, bağıra çağıra geçen çöp ve polis
araçlarını, gece yarısı piyasaya çıkan köpek çetelerini tanırdım.
İstanbul'un gece sessizlikleri, neon lambalarının ancak gece fark edilen
çıtırtısı, bir yerde bir kedinin devirdiği bir kutu, tek tük çöpleri karıştıran
ve gündüzleri asla göremeyeceğiniz garibanlar.. . Bunlar romanlarımda çok yer
almıştır. Sebebi benim de geceleri 4'lere kadar oturmam ve kimi zaman o saatte,
yazıhanemden çıkıp eve dönmemdi. Fakat kızım doğunca İstanbul'un bu gece hayatı
kapandı. Romanlarıma daha çok sabahlar hakim olmaya başladı; 'tek tük geçen
arabalar ve eski otobüsler, poğaçacıya eşlik eden salepçinin kaldırıma konup
kalkan güğümleri ve dolmuş durağının değnekçisinin düdüğü' vs."
"Yazıhaneme girer girmez..."
"Yaptığım ilk iş kahvenin başına koşmaktır. Sabahları fazla gazete okumam. Şöyle
bir bakarım o kadar... Öyle gerinip yatakta vakit geçirmekten hiç hoşlanmam.
Baskına uğramış asker gibi, kedi gibi kalkarım ve 8 dakikada kahvaltı sofrasında
olmayı tercih ederim. 16 dakikada da evden çıkarım. Gazete okumam. Çünkü bu
tempomu böler. Ülkesinin dertleriyle ilgilenen roman yazarının maneviyatını,
moralini bozar gazete... Güne kötü başlamasına neden olur."
"Yüzlerce kuralın olmalı"
"Terbiye edilmiş bir makine gibi yazının başına geçerim. Bazı törencikler, bazı
kurallar, ezberlenmiş alışkanlıklar beni disipline eder. Okurlarım hep 'Nasıl
iyi yazılır?' diye sorarlar. Benim buna cevabım şudur:
Yazarlık çok disiplinli bir iştir. Yüzlerce kuralınız olacak. Bunlar sizi
çalışmaya itecek. Geleceksin. Kahveni yapacaksın. Ve küçük törencikler
başlayacak.
Neler onlar? Masa üzerinde kahven, küçük kağıtların, yapılması gereken işlerin
olur. Telefonu kaparsın, kendi kendine volta atarsın. Masanda oturursun. Seni
çalışmaya zorlayacak şeyleri yaptıkça mutlu olursun. Onların mutluluk olduğuna
inanırsın. Bu bağlamda disiplin ya da kurallar dışardan bakıldığında saçma gibi
görünür ama aslında o törenlerden çok, o törenlere boyun eğmek önemlidir.
Yazarlıkta da benim dışarıdan saçma gözükebilecek törenlerim, alışkanlıklarım
aslında beni bütün gün, sayfaya boyun eğmeye, yazıya hürmete sevk eder."
"Kendimi döve döve yazar yaptım"
"Bir anlamda kendimi kurallarla döve döve, kendimi ite ite, terbiye ede ede
yazar yapmışımdır. Böyle yazar olunur.
Yazarlığı gösterişli jestler, büyük dramatik hayatlar sanıyorsanız, bundan bir
an önce caymanız lazım. Küçük bir odada, kendi kendinize, küçük
alışkanlıklarınızla iğne ile kuyu kazarak ve aslında bütün gün bir sayfaya
bakarak ve bunu yapmayı severek, hayal gücünüzü işleterek yaşamayı göze
alabiliyorsanı z, yazarlık serüvenine girişebilirsiniz. "
"Takılınca volta atmaya başlarım"
"Yaptığım ilk
iş, Hemingway'in öğüdüyle, önceki gün yazdıklarımı okumaktır. Bu beni hem
romanımın havasına sokar hem de yazdıklarımı yeniden değerlendirme şansı verir.
İyi mi, kötü mü olduğuna hemen karar veririm: Gaddar bir günümdeysem hemen cart
curt yırtar atarım. Bu yüzden de telli dosyalara yazarım.
Elimi korkak alıştırmamışımdır. Yırtmak en büyük eleştiridir. Eleştirmenler
bizim kitaplarımız çıktığı vakit, kenarından, köşesinden en fazla
'kemirebilirler' ama biz yazarlar, onlar bizi öldürmesin diye daha başta cart
diye yırtarız. Yazarlığın temel sırlarından biri yırtıp atmak, biraz daha iyi
bir sayfaysa silip değiştirmektir. "
"Güzel cümleyi yarına sakla"
"Bütün mesele odur işte... İlk cümleye başlayabilmek. .. O güne iyi başlamak, o
günün ilk cümlesini bir an evvel yazabilmek.. . Yine üstadımız Hemingway'in çok
güzel bir öğüdü vardır bu konuda:
'Akşam gün biterken yazılacak iyi bir cümleniz varsa onu yazmayın. Onu ertesi
sabaha bırakın ki, sabah hemen yazmaya başlayabilesiniz' der. Buna uymuşumdur.
Yani 'Ahmet kapıyı açtı, elinde tabancası vardı. Korkuyordu' cümlesi hazırsa onu
yazmam, ertesi sabaha bırakırım. Sabah da, önceki gün yazdıklarımı okuyup hemen
o cümleyi oraya oturturum.
"Çok yazdım, kesin kötü oldu"
Bu cümleyi yazdıktan sonra genellikle ikincisi, üçüncüsü gelir. Sanki cümleler
size kendilerini sunarlar. Olaylar 'Ben de olmak istiyorum, ben de olmak
istiyorum' diye bağırırlar; cümleler 'Ben de gözükeyim' diye yalvarırlar. O
sahneleri, o karakterleri aslında aylarca, yıllarca düşünmüşsünüzdür ama onların
cümleye geçmesi sanki var olmaları anlamı taşır.
Genellikle beş-altı cümle yazdıktan sonra takılırım. Çünkü o bana çok gelir. Çok
yazdığıma göre mutlaka bir yerde gevşeklik yapmışımdır. Kötü bir şey
yazmışımdır. 'Dur şunu yeniden okuyayım' derim. Okurum. Mutluluktan ve bu
gerginlikten ayağa kalkar, yürümeye başlarım. Bütün gün yaptığım asıl iş budur
işte.
Volta atarım. Ben hapiste yatmadım ama Türk edebiyatından ve filmlerden volta
atmayı bilirim. Birçok Türk yazar hapislerden yetiştiği için volta atarak
çalışmıştır. Benim günümün çoğu da sayfa üzerine bir şeyler yazmakla değil,
volta atmakla, yani evin içinde disiplinli bir şekilde bir yerden bir yere hızlı
hızlı gidip gelmekle geçer. Bir koridor voltam vardır, uzun. Bir de salon voltam
vardır, daha kısa... Karıştıra karıştıra günü doldururum.
Volta atarken romanıma bundan sonra girecek isimleri düşünürüm, onların
etrafında yürüdüğümü düşünürüm. Cümleyi içimde hissetmişimdir. Onu yazmak için
büyük bir istek duyarım."
"Birden dökülüverirler"
"Ruhum harekete geçemiyorsa, kendini çok engellenmiş ve kötü hisseder. Ezilir
sanki. O zaman hiç olmazsa vücudum hareket etmek ister ve yürümeye başlarız.
Yürürüm... Yürürüm... Cümlenin etrafında da döndüğümü, sağını solunu kurduğumu
düşünürüm. En sonunda o cümle bana gelir ve onu yazarım. Yalnız o cümleyi değil;
ağacı sallayınca bir armut yerine beş-altı armut dökülmesi gibi, beş-altı cümle
birden dökülür. Onları toplarım. Memnunumdur, yorgunumdur. Tekrar volta...
Matematik problemi çözen bir lise öğrencisi gibi bir buzdolabını karıştırırım,
bir yazı okurum. Kafam dinlenir. Sonra kafamın orduları tekrar toparlanmaya
başlar. Tekrar bir ağaç sallanır. Tekrar volta... Zaman böyle geçer. Yazma sürem
kısıtlıdır. Vaktimin çoğu onun etrafında orduları toplamak ve düşünmekle geçer."
"Baba, kitabın çıkmış, gördüm"
"Artık ne
yazık ki eskisi kadar heyecanlanmıyorum. Eskiden mesela 'Cevdet Bey ve
Oğulları'nı ilk defa vitrinde gördüğümde ne kapağını biliyordum ne de nasıl
dizildiğini.. .
Şimdi ise itiraf edeyim, her şeye karışıyorum. Ukalalığımla kapağa da içeriğine
de karışıyorum. O yüzden de kitabı elime aldığımda hiç şaşırmıyorum.
Bu sefer hayret eden kızım oldu. 'Benim Adım Kırmızı'yı kızıma ithaf etmiş,
kahramanına da onun adını vermiştim. Bir gün bir kitapçıda el yazısı ile 'Orhan
Pamuk'un yeni romanı çıktı' yazısını görmüş. Telaşla bana telefon etti. 'Baba
kitabın çıkmış, gördüm' dedi. Sevinerek zıplamaya başlamış. Artık yeni kitap
heyecanımı kızıma devrettim."
"Mutlaka kahvem ve mide ilacım"
"Benim Adım
Kırmızı'yı bitirirken bir ara çok yoruldum. Öyle dönemlerde hatalarımız, küçük
kusurlarımız bize dünyanın en büyük felaketleri olarak görünür. Bunlara tahammül
edemeyeceğimi, rezil olacağımı ve herkesin 'Gördün mü, neler saçmalamış' diye
bana bakacağını düşündüğüm bir dönemimdeydim. Romanın son düzeltmeleri üzerinde
çok çalışmıştım. Kendime bir eğlence aradım. Onun ne olduğunu biliyordum.
Bir arkadaşla Steven Spielberg'in 'Er Ryan'ı Kurtarmak' filmine gittim. Sinema
ağzına kadar doluydu, ön sıraya oturdum. Neredeyse perde beni kuşattı. Dolby
sinema sarsıldı, müzik bütün vücuduma sızıp dolaştı. Ben filmin içindeydim
sanki, o savaşın, o korkunç dehşetin içindeydim. Ve dehşet de çok güzeldi.
Kendimi unutmuştum. Filmi seyrederken o kadar mutlu oldum ki sonunda bu, bir
mutsuzluğa dönüştü. Çünkü o anda sinemanın romandan daha üstün bir sanat
olduğunu düşündüm. Çünkü sinema en yorgun, en yıkık anımızda bile bizi içine
alabiliyor. Bizi teselli edebiliyor. Bize dünyayı unutturabiliyor. "
İlaç, sigara ve kahve
"Masamdaki mide ilaçları yazarlığımın küçük törenlerinden biridir. Yazarken ara
sıra ağzıma bir tane mide ilacı atarım. Cümle istediğim gibi olmamışsa midemde
asit salgılaması artar çünkü... Bir hap belki midemin işine yaramaz ama kafama
yarar.
Yıllarca sigara içtim, gittikçe de çok içiyordum. Bir elimde sigara, bir elimde
dolmakalem vardı. Ve bundan korkmaya başladım. Ölüme dört nala gittiğimi fark
edip sigarayı irade ile bıraktım.
Ama kahve içmeye devam ediyorum. O da bir küçük törenciktir. Masamdan kalkarım,
kahveyi bastırırım. 'Kara Kitap'ta da yazdığım gibi, sabırsız adamın anlamsızca
buzdolabını karıştırması, sanki birisi yeni bir şey koymuş gibi, boş boş içine
bakması, tekrar yürümesi, tekrar kahve makinesi, bütün bunlar yazarın
vazgeçilmez alışkanlıkları, günlük törenleridir. "
"Bütün dünya 'Yaz artık' diye bağırır"
"Geçen yaz
ıssız bir adadaydım ve günde 12 saat çalışıyordum. Çok da memnundum. Adaya
çekildiğim zaman romanımdan başka bir şey düşünmem. Kimse beni aramaz. Beni
görmez. Telefonları başkası açar. Dünyadan kopmuşumdur. Ama o zaman insan
kafası, ruhu bir lokomotif şeklini alır; hızla yeni fikirler üreterek, fikirleri
birbirine katlayarak, zincirleri birbirine birleştirerek durmaksızın düşünür.
Yazacağım şeyler, ben olurum; kitap sanki bana dönüşür. Düşüncelerle birleşirim.
Sabah kalkar duşa girerim, her yerime su değil, romanın düşünceleri akar, denize
girerim, sırt üstü yatar düşünürüm. Sanki deniz, romanımın bir parçası olmuştur.
O zaman verimliliğim olağanüstü artar.
Gece 9.30'da yatıp, sabah 3.30'da kalkıyordum bir dönem... Sabah 10'a kadar
yalnızca kahve içerek ve olağanüstü yazıyordum. Böyle sessiz bir ortamda sanki
bütün dünya sana 'Yaz artık. Yaz' diye bağırır, 'Görüyorsun. Bir zamanlar zor
zannettiğin şey ne kadar kolay' der. Doğa da hayat da basittir. Her şey
yalandır, her şey senin yazmam içindir ve siz yazmaya devam edersiniz."
"Telefonun fişini çekerim"
"Genellikle
cevap vermem. Fişini çekerim. İsteyen bana faksla ulaşır. Bir zamanlar
telesekreter kullanıyordum. Ama o da bana Gabriel Garcia Marquez'in 'Yüzyıllık
Yalnızlık'ta bahsettiği oturağı hatırlatıyor. Orada çok kalabalık bir ailenin
tek bir helası vardır. Herkes sabah helaya gitmek için kuyruk olur. Bunu da
herkese oturak vermekle çözerler. 'Ama oturak da sorunu çözmedi, sadece
erteledi' der Marquez; 'Çünkü akşam bu kez de oturağı boşaltma kuyruğu
oluyordu.'
Telesekreter de öyledir. Cevap makinesine not bırakanları geri ararsınız,
çoğunlukla bir seferde bulamazsınız. 'Kusura bakma seni arayamıyorum, benimle
konuşmak istemişsin ama aslında konuşacak bir şey yok' demek için peşinden
koşarsınız. Bu, sorunu çözmez. Yalnızca erteler ve büyütür. Onun için
telesekreter de kullanmıyorum. "
"Kalemin boş kartuşlarını saklarım"
"Kartuşlu dolma kalem kullanıyorum. Boş kartuşları da saklıyorum, tıpkı bir
avcının boş kovanları saklaması gibi... Çünkü kartuşu boşaltmak, bana çok
yazdığımı, yol aldığımı gösterir. Yazım, düzeltile düzeltile biraz arapsaçına
döner. O haliyle yayınevine yollarım. Şimdi daha 'ünlü' bir yazar olduğum için
yayınevindeki arkadaşlar sağolsunlar nazımı çekiyorlar. O el yazısı sayfaları
İletişim Yayınları'nın Avrupa şampiyonu dizgicisi Hüsnü Abbas dizer. En okunmaz
yazımı okur ve çok büyük süratle yazar. Bazen ben yazmasam bile onun romanı iyi
yazdığını hayal ederim."
Bir roman nasıl başlar?
"Bir roman bir düşünceyle başlar. Derim ki kendi kendime, 'Resimle ilgili,
nakkaşlarla ilgili bir roman yazayım'. Bu, genel düşüncedir. Ama bir de bunun
tomurcuğu mu desem, bir sahnesi, bir anı, bir durumu, bir kahramanı, hayata
bağlı bir yanı vardır. Bu ikisi birbirine denk düşmeyebilir. Ama ne zaman ki bu
fikirle gelen bir kahramanı merdivenlerden inerken görürsünüz ya da bugün
söylediğiniz bir cümle o zamana cuk oturur, ne zaman bir ayrıntıyı içinizde
hissedersiniz, roman işte asıl orada başlar ve onu yazmaya koyulursunuz.
Romanın bir de bilgi edinme süreci vardır. Mesela 'Benim Adım Kırmızı' için ben
ta 1990'da kütüphaneye girmişim. Defterimin ilk sayfasında şu not var:
'1 Haziran 1990... İran ve Türk minyatür sanatı üzerine bazı kitaplar istedim.
Kitapları kütüphane memuru raflardan bulup getirmeye gitti.'
Masada beklerken kendi kendime bu notu almışım. O gün kitapları okumaya başladım
ve roman tam dokuz yılda çıktı."
"Çalışırken eve müzik girmez"
"Müzikle, aşk ve nefret ilişkim var. Müzik benim için bir teselli aracı...
Diyelim ki hayatta yenilmişimdir, kederliyimdir, işler istediğim gibi
gitmemiştir; o zaman müziği açarım. Müzik beni defterlerimden uzaklaştırır.
Teselli eder. Son derece tutucu ve yararcı bir müzik anlayışım vardır. Bana
ilham verip coşturmaz. Verse bile verdiği ilham, asla yazıya dönüşmez. Onun için
müziği olduğunca hayatımdan uzak tutuyorum. Çünkü yazım için gereksindiğim şey,
teselli değildir; biraz saldırgan, muzır, girişken bir ruh halidir; kimsenin
girmeye cesaret edemediği bir toprağa girip orayı ele geçirme durumudur.
Böylesine muzır, girişken, saldırgan, yırtıcı, haksızlık etmeyi göze alabilen,
adil olmaktan çok, atak olan, başkalarının canını yakabilen bir ruhun, müziğe
ihtiyacı yoktur. Bilakis benim yazdıklarımı okuyacak olanların müziğe ihtiyacı
olabilir diye düşünürüm. Ben müzik dinlersem başkalarında bu isteği
uyandıramam."
Günde bir sayfa
"20 senedir yazıyorum. Yazdığım sayfa sayısını topladım, böldüm, çarptım. Hesabıma göre senede 300 güne yakın çalışıyorum ve 170-180 sayfa yazıyorum. Demek ki ben aslında günde 0,75 sayfa yazıyorum. Bir sayfa yazamıyorum ama bütün günüm burada geçiyor. Tabii bazen şöyle oluyor: 15 gün uğraşıp 10 sayfa yazıyorsunuz, sonra hepsini çöpe atıyorsunuz."
"Romanı bitirmek, liseyi bitirmek gibi"
"O gün, lise bittiği gün ne olursa o olur. Birdenbire önünüzde dünyanın sınırsızlığı açılır; hem mekan hem zaman olarak... Yapılacak şeyler birikmiştir. 'Bitirince yapacağım' diye ertelediklerinizle bir baş dönmesi yaşarsınız. Hayat olağanüstü güzeldir. Herkes niçin gülümsemiyor diye şaşarsınız. Ama bu, üç gün sonra geçer ve bakarsınız ki o üç gün doğru düzgün bir şey yapmamışsınızdır. Çünkü kendinizi sıkmamışsınızdır. Hepsinden, bir ucundan yarım yamalak tatmışsınızdır."
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır